Naim Arslan Dağlı

Naim Arslan Dağlı

Hassaslığın Psikolojisi

Günümüzde "içine atmak" olarak adlandırılan hassasiyet hali, pek çok insanın içinde bulunduğu yaygın bir durumdur. İnsanlar çoğunlukla hayatlarından memnun değiller; iş, aile veya okul ortamlarında sürekli istemedikleri olaylarla karşılaşıyorlar. Çözümü ise bu durumları içlerine atmakta ve bir nevi kendilerini pasifize etmekte buluyorlar. İç dünyası bu denli dolmuş bireyler, daima tutunacak bir dal arayışı içindedir. Bu dal; çocukları, eşleri, arkadaşları olabileceği gibi bazen belirli nesneler ya da maddeler de olabilir.
Gün boyunca hissizmiş gibi davranan bu kişiler, günün sonunda içlerindeki tüm gerginliği ve sıkıntıyı hassas oldukları bu yakın çevrelerine aktarırlar. Ben bu profili "dokunsalar ağlayacak insanlar" olarak tanımlıyorum. Çünkü varlıklarını yalnızca tutundukları bu unsurların sağladığına inanırlar. Kendilerini pasifize ettikleri için, yönelttiğiniz en ufak bir eleştiriyi ya da tespiti bile kendi başlarına çözemeyeceklerini düşünür; "Ben çözemiyorum, ne yapabilirim? Sen de gelip sorunumu yüzüme vuruyorsun!" diyerek serzenişte bulunur ve çoğu zaman duygu patlaması yaşayarak ağlarlar. Psikologlar da klinik seanslarda bu profildeki danışanlarla sıklıkla karşılaşır. Genellikle kronikleşmiş sorunları olan bu grup, süreci sonuna kadar sürdürmekte en çok zorlanan danışan profilidir.
Hepimiz hayatımızın bir döneminde bu insanlarla karşılaşırız; hatta ne yazık ki bu, toplumumuzun yaygın şekilde ürettiği bir karakter tipine dönüşmüş durumda. Bu kişilerin kavraması gereken en kritik nokta; insanın özünde tam, bütün ve kendi potansiyeline sahip bir varlık olduğudur. Hiçbir insan çaresizliğe mahkûm değildir ve her bireyin karşılaştığı problem, aslında kendi baş etme kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir. İnsanlar, doğru içsel ve dışsal kaynakları devreye sokarak yaşamlarındaki sorunları çözme gücüne sahiptir.
Ne var ki; dizilerimiz, filmlerimiz ve yıllardır süregelen kültürel kalıplarımız bizlere sürekli susup içimize atmayı, bazı durumların çözümsüz olduğunu, salt acı çekmenin ya da acı çekene körü körüne acımanın erdem sayıldığını öğretti. Bu ve benzeri yanlış inanç kalıpları da mevcut durumu kronikleştirdi. Sonuç olarak insanlarımız, bir köşede anlaşılmayı bekleyen ve dokunsalar ağlayacak hale gelen bireylere dönüştü. Oysa bu dışarıdan gelen kurtarılma beklentisi hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir. Çünkü bir insanı tam anlamıyla ancak kendisi anlayabilir, sevebilir ve kendine gerçek değeri yine ancak kendisi verebilir; dışarıdan beklenen tüm kurtarıcı roller ise bir noktada yanılsamadan ibarettir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.