Son güncellenme :22.05.2017 11:06

Anasayfa > Yazarlar > ÜLKELERİN ANTISAL SİMGELERİ

22.05.2017 Pts, 11:06

ÜLKELERİN ANTISAL SİMGELERİ

Bu yazımı bir kısım üzüntülerimle birlikte sizlerle paylaşıyorum. Biliyorsunuz ülkeleri anımsatan bazı anıtsal yapılar vardır. Örneğin, Eyfel kulesini gören, aklına başka hiçbir ülke ada gelmeden bura Fransa, Çin Seddi’ni gören bura Çin, Piramitleri ya da Sfenks’i gören hemen bura Mısır, Kremlin Çarlık sarayının sivri, kendine has otantik kubbelerini gören bura Rusya, Kolezyum ya da Pisa kulesini gören bura Roma ve İtalya, Özgürlük heykelini ve hatta Amerikalıların “White House – Beyaz Ev” dedikleri “Beyaz Saray”ı gören bura Amerika Birleşik Devletleri, Tac Mahal’i gören bura Hindistan der değil mi? Bu listeyi daha da uzatmak sanırım mümkündür. Kendisini simgesel anıtlarla tanıtmış olan ülkelere gıpta ediyorum. Açıkçası bir bakıma hüzünleniyorum da. Neden mi? Bakın anlatayım.

Bunlardan beni en çok üzen ve rahatsız eden ABD ‘nin simgesi haline gelmiş ve görür görmez bu devlet ve hatta bu kıtayı anımsatan Özgürlük Anıtı. Bu anıt aslında parasını ecdadım Osmanlı ödeyerek Fransız mimar ve heykeltıraşlara yaptırılmıştır. Bu, sanal ortamdaki bilgilerden bir alıntı olup sır değildir. Aksine, okuyan araştıran herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Bu heykel, Sultan Abdülmecit döneminde Mısır Hıdivi Sait Paşa tarafından, Akdeniz ile Kızıldeniz’i birleştiren Süveyş kanalı girişine konulmak üzere yaptırılması düşünülmüş ve bu düşüncesi Padişaha kabul ettirilmiştir. Sait Paşa vefat edince yerine İsmail Paşa geçmiş, Abdülmecit’ten sonra tahta geçen Sultan Abdülaziz döneminde parası ödenerek yaptırılan bu heykel, sergilenmesinin uygun olmayacağı! Gerekçesiyle yerine konulmamış, ambarda çürümeye terk edilmiştir. Daha sonra bu heykel ABD nin 100. Kuruluş yıldönümü nedeniyle on yıl gecikmeyle 1886 da ABD ye hediye edilmiş ve bu günkü yerine konulmuştur. Bu anıtı her yıl milyonlarca insan gidip görmekte, fotoğraflarla anılarına eklemektedir. Bu simgenin, ne kadar acıdır ki Anadolu medeniyetlerinden Karyalılara ait bir motif olduğunu da, Ressam Ayşe Anıl hanımefendinin Muğla’daki bir sergisini gezerken bizzat kendisinden duyarak öğrenmiş bulunmaktayım. Hadi gel de içim ve içimiz yanmasın.

Beni üzen bir diğer anıtsal yapı Hindistan’ın simgesi haline gelmiş olan Tac Mahal’dir. UNESCO tarafından koruma altına alınmış olan bu yapı da bir diğer Türk şaheseridir. Bu anıtsal yapıyı kim görse burası Hindistan der fakat aslında bu eser de bizimdir. Babür İmparatorluğu hükümdarı Şah Cihan, çok sevdiği karısı Mümtaz Mahal ( Ercümend Banu Begüm ) dokuz aylık hamileyken ölünce hatırasını yaşatmak üzerine bu anıtsal yapıyı dünya kültür mirasına armağan etmiştir. Hadi gel de yine içimiz yanmasın bakalım! Aklıma gelmişken sorayım: “Truva Hazineleri”nden, Bodrum’daki asıl yerinde olması gereken “Mozole” den ve bu topraklarda olması gereken diğer birçok tarihi eserimizden – bir kısım girişimimiz olmasına rağmen – hadi vazgeçtik diyelim, kaybolan Karun Hazinesindeki “ Kanatlı Deniz Atı Broşu” muzun akıbetini, bilenimiz ya da merak edip soranımız var mı? İngilizler, Almanlar ve diğerleri şayet taşıyabilselerdi ve buna güçleri yetseydi, – meseleyi abarttığımı düşünmeyin lütfen- sanırım “Aspendos”u ve “Ayasofya”yı da günümüzdeki yerinde göremezdik herhalde! İlk müzecimiz Osman Hamdi Bey’in basiretli tutumu olmasaydı Anadolu’yu elekten geçirip, neredeyse tarihi ve kültürel esersiz bırakırlardı! Arkeoloji ve Etnografya müzelerimiz bu amaçlarla ve bu yağma ve talanı önlemek maksadıyla ve birer Cumhuriyet Kurumu olarak kurulmuştur.

Peki, güzel ülkem TÜRKİYE’yi bu şekilde tanıtan, gören herkese bura Türkiye dedirten bir simgesel yapım, bir kültür mirasım niçin olmasın? Dünya bizi, Fas’ın hatta kuzey Afrika’nın püsküllü kırmızı fesi, şalvar ve kılıçla tasarladığı, Çağdaş ve medenî Türkiye Cumhuriyeti ile hiçbir ilgisi bulunmayan, pala bıyıklı, kanaatimce hiçte hoş olmayan benzeri motiflerle tanımasın isterim. Umarım bu düşüncemde yanılıyorumdur fakat bundan, seksen milyon insanımızdan biri, sade bir vatandaş olarak inanın büyük bir üzüntü duyduğumu itiraf etmeliyim. Sanırım yabancılar bunu bir bakıma kasıtlı olarak yapıyorlar. Bizler de ne yazıktır ki bazı görsellerimiz ve düşünceme göre saçma sapan bir kısım davranışlarımızla bu kötü niyete çanak tutuyoruz gibi geliyor bana. Bu noktada Fransız düşünür Voltaire’nin düşüncelerine aynen katılıyor ve diyorum ki herkes düşüncesini serbestçe fakat hiç kimseye hakaret etmeden, cebir ve şiddete başvurmadan yani hukuka uygun bir şekilde ifade edebilmeli, sırf düşüncelerinden dolayı suçlanmamalıdır. Bilindiği üzere Descartes demiş ki; “Düşünüyorum, o halde varım.” Kendisini tarihçi zanneden biri hariç, anlı şanlı saygıdeğer hiçbir tarihçimizin, hiçbir tarih profesörümüzün televizyon ekranlarında başında püsküllü fesle görüntü verdiğine tanık olmadım. Bir tanıtım gösterisi ya da etkinliği yapsak, bazı bilgisiz insanlarımız da ülkemizi tanıtmak için ağırlıklı olarak folklorik, otantik ve etnografik unsurlara yer vereceklerine bu tür ve benzerleri, yanlış anlaşılmalara neden olabilecek simgesel ögelere sarılıyorlar maalesef.

Dış ilişkilerimizde de heyetlerimizin önüne “TÜRKİYE” ibaresi değil de “TURKEY” yazıyorlar. Yanında şanlı ay yıldızlı al bayrağımız var ise bence bir sorun yok. Ancak bilindiği üzere “Turkey” kelimesi bilindiği üzere İngilizce olarak aynı zamanda “Hindi” demektir. Ben, güzel ülkemin bu şekilde tanıtılmasını şahsen kabul etmiyor ve de hazmedemiyorum. Kaldı ki bu husus değerli ve duyarlı basınımızda da eleştirel olarak zaman zaman yer almaktadır. Ülkemizin temsil edildiği her yer ve her ortamda, kişisel düşünceme göre masada aynen “TÜRKİYE CUMHURİYETİ” ismi yazılı tanıtım levhası ya da ibaresinin bulunması gerekir. Bir vatandaş olarak, zararın neresinden dönülürse kârdır deyip saygıyla arz ediyorum.

Bizim bir simgesel bir değerimiz olamaz mı? Elbette ki olurdu. Anadolu’da kurulmuş, yaşamış ve tarihin tozlu yaprakları arasına karışmış Hitit’lere yani bu topraklara ait “HİTİT GÜNEŞİ” bu fonksiyonu icra edebilirdi. Ancak ne var ki bu, Anadolu medeniyetlerinden bir hatıra olması ile birlikte sanırım hiçbir Ankaralıyı rahatsız etmemesine rağmen simgesel bir unsur olmaktan çıkarılmaya çalışıldığı da konuyla ilgilenen herkesin bildiği bir diğer gerçektir. Oysa düşünceme göre ülkemizin simgesel tanıtımında pek âlâ kullanılabilirdi.

Peki başka neler düşünülebilir? Bu konuda birçok eserin – örneğin Çanakkale Şehitler Abidesi – akıllara gelebileceği düşüncesiyle birlikte benim aklıma geleni hemen söyleyeyim; “ANITKABİR”. ATATÜRK ve Ay Yıldızlı şanlı Al Bayrağımız, Türk Milleti olarak, konuyla ilgili yasal düzenlemelere, cezai müeyyidelerine rağmen aziz hatırasına saygısızlık ve hatta işi hakarete kadar vardıran çok az sayıdaki kendini bilmezler hariç, kahir ekseriyetimizin ruhuna sinmiş, kalbimize kazınmış bir mühr-ü nihan, sevgi, saygı, cümle şehit ve gazilerimizi de temsilen, minnet ve şükran duygularımızın, dökülen gözyaşlarımızın anıtlaşmış bir ifadesidir. Bu ifadenin somutlaşmış anıtsal yapısı olarak ANITKABİR’in ülkemizin tanıtımında simgesel ve görsel bir öge, bu saygı ve sevgi mekânının milletimizin aynı zamanda özgürlük anıtımız olarak kabulü ile dış dünyada tanıtımının yapılabileceğini düşünüyorum. Bu anıtsal yapı görüldüğünde şundan kesinlikle eminim ki dünyanın her yerinde gören herkes hiçbir şüpheye kapılmadan “BURASI TÜRKİYE” diyecektir. Başta, Yüce Önderimiz, eşsiz deha, bütün dünyanın hayranlık duyduğu, sevip saydığı Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere diğer kurtuluş ve kuruluş önderleri, her biri bir abide şahsiyet olan o büyük insanlarımızın, Türk Ulusu’nu topyekûn arkalarına alarak, milletin azim ve kararı ile kurduğu “TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ” diyecek ve gören herkese bir anda bütün bunları hatırlatacaktır. Bütün yazdıklarım, yerel ve mütevazi gazetemizin yazılarıma ayrılan köşesinde yer alan bir kısım kişisel düşüncelerimi, yazarak konuştuğum değerli okurlarımla paylaşmaktan ibarettir.

YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.