Son güncellenme :01.01.2015 13:06

Anasayfa > Yazarlar > TÜRKÇENİN DÜNYA DİLİ OLMA OLANAĞI ÜZERİNE FELSEFİ BİR İNCELEME

01.01.2015 Per, 13:06

TÜRKÇENİN DÜNYA DİLİ OLMA OLANAĞI ÜZERİNE FELSEFİ BİR İNCELEME

Bu çalışma Türkçenin dünya dili olma olanağını felsefi bir kavrayış içinden ele alıp incelemeyi amaçlamaktadır. Başka bir ifadeyle, burada dil, dil olmak bakımından değil, belli bir felsefi bakış açısından inceleme konusu edilecektir. Bu bağlamda, önce; dil meselesi tarihsel-kuramsal bir çerçeve içinde soruşturma konusu edilecek ve daha sonra da buradan hareketle Türkçenin evrensel bağlamda “ne söylediği”, “ne söyleyebileceği” üzerinde durulacaktır. O nedenle; söz konusu çalışma biri uzun ve diğeri de kısa iki-bölümlü bir incelemeden oluşmaktadır.  Önce, tarihsel-kuramsal çerçeveye bakalım.

                                         Logos ve Tarihi: Antik Kavrayış

      Logos teriminin anlam karşılıklarının tamamı üzerinde durmak ayrı bir çalışma konusunu oluşturur. Bu nedenle; onun, genel olarak, hangi anlamlara geldiği belirtilerek daha sonra Antik Felsefe bağlamında kazanmış olduğu anlam içerikleri üzerinde kısaca durulmaya çalışılacaktır. Grekçe bir terim olan logos başlıca şu anlamlara gelir: söz, konuşma, açıklama, akıl, tanım, akıl yetisi, oran, anlama, neden, yasa ve değer gibi. Bu anlamların yanı sıra; o “iç düşünceyi ifade eden söz” ve hatta bizzat iç düşüncenin kendisini, yani aklın kendisini ifade eder. Latincede logos’un karşılığı olarak oratio, ratio ve vox belirir. O, söylenen veya konuşulan sözü belirtirken şu anlam karşılıkları ile daha geniş bir içerik kazanır: söz, dil, konuşma, anlatma, söyleme, kehanet, kural, öğüt, müzakere, dedikodu, masal, öykü, anlatı, düşünce, açıklama, değerlendirme, bağıntı, oran, koşul, benzerlik vb. Onun lego sözcüğü ile yakınlığını da burada göz önüne almak gerekir.  Lego başlıca şu anlamlara gelir: uykuya yatırmak, uyutmak, yaymak, düzene koymak, derleyip toparlamak, anlatmak, hesaplamak gibi. Özetle; o, konuşmak, söylemek, dile getirmek, bildirmek, kehanette bulunmak anlamlarını ifade eder.

Şimdi; logos’un ne zaman felsefi bir anlam ve bağlam kazandığı kesin olarak söylenemese de onun Herakleitos’un düşüncesinde çok önemli bir yere sahip olduğu açıktır. O, hakikati ifade etmesinin yanında, değişmenin yasasını, evrensel denge ve uyumu ve aynı zamanda sözün hakikatini ve düşünmeyi de belirtir. Platon’da ise logos birinin bildiği bir şeyin açıklamasını verebilme yeteneğine bağlı olarak hakikatin ve doğru bilginin özelliği olarak düşünülür. Aristoteles’te logos daha çok mantık ve episteme bağlamında kullanılır ve o bu bakımdan tanıma (horismos)  karşılık gelir. Ancak logos’un etikte sahip olduğu anlam bu sınırlamayı geçersiz kılar; çünkü orthos logos doğru olan akılsallığı ifade etmesi bakımından hakikati yansıtır. Nitekim Peri Hermeneias da bu değerlendirmeyi haklı çıkarır.

Stoacı felsefede logos merkezi bir yere ve anlama sahiptir. O, evrendeki yaratıcı güç ilkesini ifade eder (logoi spermatikoi). Logos, doğa (phusis) ile de özdeştir ve bu bakımdan tinsel değildir. Doğaya uygun yaşamak aslında logos’a uygun yaşamaktır.  Bu kavrayış ışığında biçimlenen Stoacı dil anlayışı neredeyse etkisi günümüze kadar süregelen “içsel logos” (iç düşünme) ve “dışsal logos” (konuşma)  ayırımının da başlatıcısı olmuştur. İç ve dış logos ayırımından hareket eden Philon’da logos “Tanrı Sözü” olarak yeniden yorumlanır. Logos tüm yaratım biçimlerini kendinde barındıran Tanrısal Akıl’dır. Söz (logos) ve akıl (nous) arasındaki bağ, böylelikle, hem Yahudi geleneği ve hem de Hıristiyan geleneği içinde ne kadar farklı biçimlerde yorumlanırsa yorumlansın, tüm tartışmaların ve temellendirmelerin merkezinde yer alır. Bu aslında, Antik düşüncenin dini söylemler içinde devamı olarak da görülebilir (Peters 2004:208-211). Ancak bu konuya eğilmek incelememizin sınırları dışındadır. O nedenle, tartışmayı burada bitirerek dil ve düşünmeye geçmek uygun olacaktır.

                                          Dil,  Düşünme ve Akıl Üzerine

         Dil üzerine olan tartışmalar çok çeşitli bakımlardan ele alınabilir. Çünkü dil ve insan birbirlerinin tarihinde saklıdır ve her ikisinin tarihi bir bakıma tüm varlığın tarihidir. Bugün bile yeryüzünde konuşulan dillerin sayısının yaklaşık olarak beş-altı bin dolayında olduğu hatırlanacak olursa konunun zorluğu daha fazla temellendirmeye gereksinim duymaz sanırım. Sonra; bazı diller binlerce ve hatta milyonlarca insan tarafından-Çince, İngilizce ve Urduca gibi- konuşulurken bazıları da çok az bir kitle tarafından konuşulmaktadır. Ayrıca dil fenomeni çok çeşitli bakımlardan ele alınmakta ve değerlendirilmektedir. Diller  “doğal dil”, “karma dil” ve “ölü diller” gibi başlıklar altında toplanabilirken öte yandan “yapay” ya da “ideal dil” dil tartışmaları da devam etmektedir. “Yapay” ya da “ideal dil”  insanlar arasında evrensel dil birliğini sağlamayı amaçlar ve de bu çaba neredeyse günümüze kadar kesintisiz bir biçimde varlığını şu ya da bu ölçüde sürdürmektedir. Ancak hangi anlamda dilden söz edilirse edilsin şu gerçek inkâr edilemez: dil her türden iletişim dizgesinin ortak adıdır. O nedenle unutulmamalıdır ki; “dil” kavramının alanı “doğal dil” kavramının alanından son derece geniştir. İşte bütün bunlardan dolayı,  dil fenomeni çeşitli açılardan ele alınabilir, araştırılabilir. Ancak bu çalışmanın kaygısını tanımlayan şey; dilin kültür ve uygarlık bakımından ifade ettiği anlamdır. Bu ise hiç kuşkusuz dilin felsefe, edebiyat, bilim ve diğer benzer etkinlikler için vazgeçilmez bir araç ve de koşul olduğunu onaylamak anlamına gelir. Çünkü yukarıda sözü edilen insani etkinlikler ancak ve ancak dil ile olanaklıdır (Altınörs 2003: 15-17).

Şimdi; kavramsal düşünme ancak dil ile gerçekleşebilir. Dilsiz bir kültür veya uygarlık olanaksızdır. Çünkü dil düşünmenin aracıdır. Aristoteles’ten Locke’a ve Hamann’a kadar birçok filozof onun bu işlevi üzerinde önemle durmuşlardır. Bu filozoflara göre akıl ve dil birbirinden bağımsız değildir ve de düşünceler ancak dil aracılığıyla var olurlar. Düşünce dilde ifadesini bulan düşünmedir. Akıl ve dil birbirinden ayrılamaz, dilin olmadığı yerde akıldan söz edilemez. Dil aklın ‘organon’u, yani aracıdır. Düşünceler ancak ve ancak dil ile iletilebilirler; insan bu bakımdan düşüncelerini ancak dil ile başkalarına açabilir. Çünkü Aristoteles’in Peri Hermeneias’ta söylediği gibi; Konuşulan/söylenen sözler ruhun (psykhe), yazılan sözler de konuşulan sözlerin simgeleridir. Bu kavrayış dilin kendisini özünde bir olanak ve etkinlik olarak ele alır. Energeia olarak dil insanın konuşmasında kendini gösterir. Bu konuşmanın var-olma biçimleri ise kültürel ve bilimsel yaratılardır. Dilin bu yanı onun sosyal yanına da gönderimde bulunur. Dilin gelişmesi ile sosyal alanın evrimi arasında etkileşimin olduğu açıktır. Bu bir toplumun kullandığı dil ile o toplumun kültürü arasında bir bağ olduğuna gönderimde bulunur. Bu bakımdan W.von Humboldt ve L.Wittgenstein’ın düşünceleri konumuz bakımından büyük bir önem taşır. Humboldt dil ile ulus arasında diyalektik bir bağın olduğunu söyleyerek her dilin kendine özgü bir dünya görüşü taşıdığını belirtirken, Wittgenstein farklı bağlamlarda olsa da, aynı görüşü devam ettirir. Ona göre “dil oyunları” ve “hayat formları” aracılığıyla bir toplumun konuştuğu dil ile o toplumun kültürel biçimlenmesi arasındaki bağı görebiliriz.

O nedenle; İlk dil filozofu olarak Herakleitos’un kabul edilmesinde şaşılacak bir şey yoktur; çünkü varlık, düşünme ve söz arasında (dil) arasında doğrudan bağ kurma girişimini ona borçluyuz. Antik Felsefe, genel olarak, insan, düşünme ve varlık arasında tözsel bir özdeşlik bağı kurmuştu ama bu bağ Herakleitos’un logos kavramıyla yasa bağlamı içine alındı. Ona göre, logos düşünme, dil varlığın arkhesidir. Logos varlığı anlamanın, bilmenin olanağıdır.  Bu kavrayış dil ile varlık arasında determinist bir kavrayışa izin verir ki; buna göre, şeyler ile onların adları arasında zorunlu bir bağ vardır. Demokritos da bir bakıma aynı anlayışı sürdürür. O da doğal gerçeklik ile kültürel alan arasında ayırım yapmaz ve sözü insan ruhunu bir ayna gibi yansıtan şey olarak görür. Aslında bu anlayış belli anlamda Aristoteles tarafından da paylaşılır. Özetlemek gerekirse;  Pre-Sokratik filozofların bu doğalcı tutumları Sofistlere gelinceye kadar genel olarak devam ettirilmiştir. Ancak; Sofistlerle birlikte dilin doğal bir fenomen olarak algılanması sona ermiştir. Onlara göre;  dil, ayrı ve bağımsız insani bir fenomen olarak ele alınmalıdır. Bundan böyle, thesei-phusei ayırımı doğal ve insani olanın ne olduğu konusundaki tartışmaların merkezinde yer alacaktır. Platon’un Kraytlos, Sofist ve Parmenides adlı diyaloglarında dil üzerine tartışmalar bu bağlamda sürer ve ana sorun olarak da ad verme ve adların şeylere uygunluğu ele alınır (Altınörs 2003: 81-84).

Antik Felsefede dil üzerine olan bu görüşler daha çok nesneleri adlandırma ve bu adlandırmanın nesnelere uygunluğu çerçevesinde kendini göstermiştir. Dilin analitik bir kavrayışla ele alınması ancak Aristoteles ile mümkün olmuştur. Özellikle Peri Hermeneias bu bakımdan çok önemli bir yere sahiptir. Aristoteles 16a3-8 satırları arasında şöyle der:

Konuşulan/Söylenen sözler (spoken words) anlıksal/ruhsal içeriklerin (psykhe),yazılan sözler de konuşulan sözlerin simgeleridir. Yazı nasıl tüm insanlarda bir değilse, konuşulan/söylenen sözcükler de bir değildir. Ancak bunların doğrudan imi oldukları içerikler ve bu anlıksal içeriklerin kendilerine benzedikleri şeyler herkes için aynıdır.

Aristoteles, yukarıdaki alıntıda da görüldüğü gibi, dil konusunu adlar ve onların şeylere uygunluğu tartışmasının dışına çıkarır. Ona göre; adın tek başına bir anlamı yoktur. Bir ad eğer bir oluşu ifade ediyorsa anlamlı olacaktır. Aristoteles böylelikle Sofistlerin relativizmlerini aşar ve farklılığın biçimsel olduğunu belirtir. Şeyler farklı dillerde farklı sözlerle dile getirilebilirler ama içerikler aynıdır. Bana göre dünden bugüne kadar süregelen tartışmaların kaynağında da esas bu düşünce yer almaktadır. Şimdi, bu kavrayış ışığında dil meselesini analiz etmeyi sürdürelim. DEVAMI YARIN

YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.