Son güncellenme :21.04.2017 11:04

Anasayfa > Yazarlar > TARİHİMİZDEKİ BİR PARTİNİN YOL HARİTASI

21.04.2017 Cum, 11:04

TARİHİMİZDEKİ BİR PARTİNİN YOL HARİTASI

Birinci anayasa değişikliği referandumda ortaya çıkan önemli bir gerçek oldu. Sonuçlara bakılarak MHP tabanının kaydığı, hatta bazı aşırı yorumlamalarda bu partinin bittiği-tükendiği ifade edildi. Böyle bir yoruma girenler aşağıdaki sonuçlardan örnekler verdiler. Örneğin:

MHP’nin kalesi olarak bilinen birkaç ilden örnekler MHP’nin son seçimde aldığı oy yüzdesi CHP’nin son seçimde aldığı oy yüzdesi Anayasa referandumunda çıkan hayır oylarının yüzdesi MHP’nin gerçek tabanının yüzdesi
Erzurum 21 3 12 12-3 = 8
Aksaray 27 8 25 15-8 = 17
Yozgat 30 7 23 23-7 = 16
Amasya 19 22 39 39-22 = 17
Osmaniye
Bahçeli’nin doğduğu şehir 42 12 48 48-12 = 36

Buradaki hesap basitti. CHP’nin oyları referandumdaki hayır oylarından çıkarılırsa, gerçek milliyetçi MHP’lilerin oyları çıkar, geriye kalan da dinciliği Türkçülüğü birbirine karıştırmış, 1970’lerin kendini saklamış; aslında geçmişte zorluklar nedeniyle MHP’nin içinde konuşlanmış AKP zihniyetindeki insanlar olmalıydı. Örneğin Erzurum’da MHP’lilerin oy oranı 21 değil, 12-8 = %4, Aksaray’da 27.3 değil, 25-8 = %17; Osmaniye’de bile 42.1 değil, 48-12.15 = %35.85’di. Yani oylar gerçek yerlerine dönmeye başlamıştı. Dolayısıyla AKP’nin oylarını toplam oyların %40’ı gibi algılayanlar yanılmıştı; yanılacaktı (Prof. Dr. Ali Ercan’ın yazısından).
Burada kişiler özgür iradelerini kullanmıştır yaklaşımı da inandırıcı değildir. Çünkü aynı yöntemle yani verilen talimatlara göre hareket eden bir kitleye sahip bir diğer partinin boykot çağırısına hedef iller neredeyse tümüyle uyarak, katılım oranını 4-5 ilde yüzde %30’lara düşürmüştü. Benzer yöntemle idare edilen MHP partisinin bugüne kadar emanet olan kesimi böyle bir talimata uyma gereğini artık duymadığı için oy dağılımı gerçek oranlarına oturmuştu. MHP, belki ilk defa gerçek tabanıyla tanıştı. Ümmetçi ve Osmanlı yanlı tavrını sürdürmeye, batının oyununa alet olmaya devam ederse (artık daha yetenekli alet olmayı becerenler türediği için) yakında o kesimi de yitirmiş olacaktır.
Birinci anayasa değişikliği referandumunda evet oyu veren şu kesimleri kendi açılarından baktıklarında suçlayamıyoruz. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Cumhuriyete hep muhalif hatta düşman olanlar (onlar belliydi; onları palazlandıranlar suçludur); hedeflerine varmak için evetçi yönetimin hazırlamayı taahhüt ettiği yeni anayasa ile ülkenin bir kısmına egemen olmak isteyen ya da ülkenin yönetimine farklı bir anlayışla ortak olmak isteyen –kendini farklı bir millet gibi algılamaya alıştırılan kesim; açık bir tanımla Kürtçü geçinen kesim; 12 Eylül 1980 darbesinde suçsuz yere işkence çeken kesim ile darbecilerden hesap sorulmasını yıllardır bekleyen (bekleye dursunlar!!!) bir zamanların sağ ve sol sempatizanları (en çok da bu son iki kesimin evet yaklaşımı şaşkınlık yaratmıştır) içeren kesimlerdi. Bunların önceliği belli ki Türkiye Cumhuriyetinin önümüzdeki yıllardaki esenliği ile ilgili değil; kendi hesaplaşmaları ile ilgiliydi.
Dini söylemlere geçildiğinde BBP’nin de MHP’nin de, hatta belirli oranlarda DYP’nin ve ANAP’ın tabanının da AKP’ye yöneleceği açıktır. Geçmişte, 1970’li yıllarda AKP’nin selefi olan partilere kaymamasının nedeni irticaya duyulan nefretten ve devletin egemen güçlerinin eliyle gericilerin-dincilerin hala tehdit edilmesindendi. Bugünkü AKP zihniyetindeki kesim o gün milliyetçi-tutucu olarak tanınan partilere sığınmakta buldular çareyi. 1970’in Milli Eğitim Bakanlığını düşünün, daha sonra milletvekili olan Ayvaz Gökdemir, çeşitli tehdit araçlarını da kullanarak Milli Eğitim Bakanlığında o gün milliyetçi-mukaddesatçı olarak bilinen kesimin haricinde kimsenin sesinin çıkmasına izin vermiyordu. İlk FETO kadrolaşması bu sırada başladı. Esasında Ayvaz Gökdemir’in beslediği kesim, bugünkü gerçek milliyetçi duyguları taşıyan MHP’lilerin ateş püskürdüğü kesimdi. Onların bir kısmı daha sonra FETO örgütüne dönüşecekti. MHP’nin bugün yitirdiği taban o günün besleme çocuklarıdır. Kendine şırınga edilmiş İslami değerleri daha iyi yaygınlaştıran ve ön plana geçiren bir parti ya da hükümet ortaya çıkmışsa, sığınmış olduğu partiyi ne yapsın bu kesim… O nedenle MHP’nin gerçek profili bu referandumla ortaya çıkmıştır. Dincilerin hiç tahammül edemeyeceği kesim milliyetçi kesimdir; çünkü ümmetçiliğe ters düşer. Bu nedenle topun ağzında zannetmeyin ki, sol partiler ya da CHP vardır; topun ağzında MHP’nin gerçek milliyetçi kesimi bulunmaktadır. Pekâlâ, MHP bunu hak etti mi? Gelin biraz geriye dönerek olayları sırasıyla gözden geçirelim.
Türkiye’deki milliyetçiliğin devletten ayrı bir örgüt şeklinde yapılanması, eldeki bilgilere göre, 1940’ların ortasında Alpaslan Türkeş’in de bulunduğu bir grup tarafından başlatılır. Kımız içer, kahramanlık türküleri söylerlerdi. Turancı olarak da bilinirlerdi. Yaklaşık 1967 yılına kadar da bu tavırlarını sürdürdüler. Koyu bir Türkçüydüler. İsrail devleti kurulma aşamasındaydı ve Orta Doğuda kendilerinden nefret etmeyen güçlü bir devletin desteğine ihtiyaçları vardı. Buna İsrail’in kurulmasına destek verenlerin (yani bugünkü sözde stratejik ortaklarımızın) de ihtiyacı vardı. Bu, Türkiye’den başkası olamazdı. Ancak İsrail ve ona büyük destek verecek devlet batı kapitalizminin Orta Doğudaki çıkarlarının da bekçisi olmalıydı; ancak mazlumların ve sömürü düzeninin düşmanı olduğunu söyleyen komünist Sovyetler Birliği önemli bir engel olarak görülüyordu. Türkiye’nin sol yapılanması, sömürgeci vahşi kapitalizmi ve dolayısıyla İsrail için tehdit olabilirdi. Bu nedenle kendi iç dinamikleri ile kalkınmayı hedefleyen Türkiye’nin sol bir rejime kayması ve emperyalist ülkelerin yörüngesinden çıkması kabul edilemezdi. Böyle bir kalkınma modelini “Köy Enstitüleri” ile yerleştirmeye çalışan Tonguç ve özellikle batının klasikleri ile önemli ders kitaplarını Türkçeye çevirterek yaygınlaştırmaya çalışan Hasan Ali Yücel başta olmak üzere, o günün geleceği gören ve gerekli önlemleri öneren aydınları, Orta Asya’daki kardeşlerimiz üzerinde baskı uygulayan, özellikle dini ret eden rejimin yani komünist sistemin yandaşı gibi gösterilerek etkisiz hale getirilmeliydi. Bu görevi ileride aşırı eylemlere de kayacak sağ kesim yüklendi. Dağa taşa Gomünist Hasan Ali Yücel ve Tonguç yazıldı. Gelişmekte olan ya da geri kalmış ülkelerin sanayileşmesini baltalamak için en ekonomik kara taşıma aracı olan demiryollarının yapımını önlemek amacıyla, Amerika; Türkiye’deki yandaşlarına “demiryolları komünist sistemin aracıdır” dedirtmeye başladı. Sayısız bakan, başbakan, cumhurbaşkanı ve sözüm ona yazarlar bu sloganı 21’ci yüzyıla kadar tekrarlayıp durdular; halkın kafasını yıkadılar. 10 Kasım 1938 tarihinden sonraki, özellikle 1950’den sonraki iktidarlar bu tuzağa iyice düştüler, düşürüldüler. 1950’li yıllarda Demokrat Parti’nin de sağında yer alan Mareşal Fevzi Çakmak ve daha sonra Osman Bölükbaşı’nın liderliğini yaptığı 1948 kuruluş tarihli Millet Partisi dini duyguları kaşımaya çalıştıysa da başaramadı; 1954 yılında laikliğe ağır hücum yaptığı gerekçesiyle kapatıldı. Ancak burada eğitilmişlerin bir kısmı daha sonraki Cumhuriyet Köylü Millet Partisi (1969) ve Milliyetçi Hareket Partisinin nüvesini oluşturdu.
1967 yılı, yani Arap-İsrail Savaşı dönüm noktası oldu. İsrail 6 gün içinde Arapların en güçlü üç devletini yerle bir etti. Bu savaş ile İsrail bir şeyi kanıtladı ve anladı. Artık Orta Doğuda destek alacağı çok güçlü bir devlete gereksinme kalmamıştı. Hatta Müslüman kimlikli böyle bir devlet İsrail için tehlike de olabilirdi. İşte bu noktada Alpaslan Türkeş ve çevresinin o bilinen marşları bırakarak tekbir getirdiğini, kımız yerine zemzem içtiğine şahit oluyoruz. İsrail ve onun yandaşları hem Türkiye’yi hem de Alpaslan Türkeş’i ve çevresini gözden çıkarmıştı. Başka bir misyona yönlendirmeliydiler. Ancak tutucu-mukaddesatçı bir yapı, diğer tüm İslam ülkelerinin yolunu kestiği gibi, Türkiye’nin de yolunu kesebilirdi. 1970’li yıllar bu zihniyetteki kişilerin devlete egemen olduğu bir süreçti, yukarıda değindiğimiz Gaziantep milletvekili olacak, daha sonra da devlet bakanı olacak Komando lakabıyla da anılan Ayvaz Gökdemir Milliyetçi Cephe Hükümetleri döneminde Milli Eğitim Bakanlığında milliyetçi yetiştiriyorum diye tutucu-dinci bir kesimin yetiştirilmesi için gerekli zemini hazırladı. FETÖ’nün nüvesi o günlerde atılıyordu. Dinci-gerici kesimin o günlerde kendini gösterme şansı yoktu, bu nedenle MHP’nin mukaddesatçı kanadının altına gizlenerek ilerlemeyi tercih etti. O günkü MHP’lilerin en önemli görevi kendi yanlış tanımları ile Türkiye’nin aydınlarını solcu ilan etme ve o solcuları dövmekti. Bugün düşündüğümüzde o günün MHP tabanının sol ve solcular ile ilgili herhangi bir fikrinin olmadığını açıkça görüyoruz. On küsur yıl çalıştığım Erzurum Atatürk Üniversitesinde oruç tutmayan, cuma namazına gitmeyen, uygulanan dinin aksak taraflarını dile getirenler bu kesim tarafından komünist ya da solcu olarak tanımlandı. Komünistliğin üretim araçlarının ve ekonominin farklı bir tarzda yönetildiğini bilen belki de tek bir kişi yoktu. Zaman zaman da bu nedenle komünistlere ölüm diye şehir üniversiteye saldırıyordu. Ben ve tanıdığım birçok öğretim elemanı – ki bunların hemen hemen hiç birinin komünistlikle hatta solculukla herhangi bir ilişkileri olmadığı gibi, yaşamları boyunca gerçek bir komünisti bile tanımadıklarını hatta öyle bir insanın elini sıkmadıklarını da söyleyebilirim; kimsenin böyle bir eğilimi yoktu- kızıl komünist ya da solcu damgası ile dışlandılar. Sonunda da birçoğu Atatürk Üniversitesini terk etmek zorunda kaldı. Erzurum’da yaşanan şöyle bir olay bile bu mantığı anlatmaya yeterlidir:
Erzurum’un 1970’li yıllarda içki veren birkaç lokantası vardı. Yeşilyurt Lokantası hem yemekleri hem de servisi ile gözde lokantalardan biriydi. İçki servisi de yapardı; galiba o zamanlarda ramazanda da iftardan sonra içki servisine izin verirdi. Bunu duyan halk bir gün bu lokantaya saldırıp çamını çerçevesini kırarken, oradan geçmekte olan ihramlı bir kadın, lokantanın hemen yanında bulunan ve her düşünceden gence hizmet veren Hemşin Pastanesinin sahibi, kendi dükkânına da taş atmasınlar diye kapının önünü çıkınca, ihramlı kadın Hemşin Lokantasının sahibine soruyor:

Kadın: -Dadaş bunlar ne yapi?
– Komünistler rakı içiler; onun için bacı…
Kadın: Demek ki en baş gominist benim herif, her akşam raki içir…

Sonunda Türk Milliyetçiliğine hizmet ediyorum sanısı ile bu ülkenin düşünen beyinlerini solcu ve komünist olarak damgalayıp bertaraf ettiler ya da ettirildiler. Böylece Türkiye’nin aydınlık yüzünü oluşturacak birçok insanı etkisiz hale getirdiler ya da birileri getirttirdi.
Esasında bugün FETO ve AKP’ye kaymış o günkü MHP tabanı, Atatürk İlkelerini duymaktan nefret ediyordu. Aslında MHP milliyetçi söylemleri ile bu dinci-gerici kesime paratoner görevi yapıyordu. Bu camiadan yakasında Atatürk rozeti taşıyan pek az kişiyi tanıdım. Hatta o gün bu hareket içinde konuşlanmış olan daha sonraki yıllarda –zamanı gelince- dinci partilere kaymış olanlar, bana, Atatürk’ü aşağılayan, Türkiye Cumhuriyetinin ilk Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı), Moskova ve Lozan müzakerelerinin delegasyonunda yer almış Rıza Nur’un ”Hayat ve Hatıratım” adlı 3 cilt kitabı okumam için 2 günlüğüne verdiler. Biraz zaman isteyince de bu kitabı olabildiğince çok kişiye okutmaları gerektiğini ifade ettiler… Yasaklanmış Nur risalelerini de bu kesimin aracılığıyla zaman zaman elde edip okuyordum.
Hayat ve Hatıratım olarak bilinen 3 ciltlik kitabın birincisi yazarın kendi yaşamını ve anılarını, ikincisinde İnönü ile ilgili anılarını son cildinde ise Atatürk ile ilgili anılarını anlatır. Atatürk hakkında inanılmaz hakaretler ve ithamlar vardır. Yakın zamana kadar ikinci şef olarak bilinen İnönü’yü Kürt, Orbay’ı Çeçen, Atatürk’ü Alman işbirlikçisi olarak tanımladığı gibi, Atatürk’ün ailesi ve kendisi ile son derece çirkin iddialar ileri sürüyordu. Rıza Nur, anılarını 1935 yılında, British Museum’a 1960 yılına kadar yayımlanmamak kaydıyla gönderir. 1968 tarihinde Altındağ Yayınları tarafından mikrofilm olarak getirilen “Hayat ve Hatıratım” toplatılmasına karşın, kurumsal olmasa da, değindiğimiz zihniyet tarafından bir çeşit el altından dağıtıldı. Vikipedia’ya göre Rıza Nur Türk Milliyetçiliği düşüncesinin referans isimlerinden biridir.

Yol ayarımı

Cumhuriyetle hiçbir zaman barışık olmayan dini açıdan köktencilerin, dinci-milliyetçi kesimden ayrılarak kendilerini gösterme zamanı gelmişti. Böylece Türkiye’nin ilk dinci-mukaddesatçı partisi kuruldu. Kendilerini ortada zanneden ya da sağcı olarak nitelendiren o zamanın egemen partilerinin liderleri, gerici kesime göz kırpmasına karşın, tehlikenin farkına varan Cumhuriyet Başsavcıları ilk olarak bu dinci partiyi ve bu partiden köken alan daha sonra çeşitli adlarla sahneye çıkan partileri kapattılar.
Ancak gelişmekte olan tehlikeyi gören –hiçbir zaman komünizm ile bağlantıları teyit edilmemiş- çok sayıda aydın vardı. Bugün yaşadığımız olumsuzlukları o gün gören, sol cenahtan sayılan çok sayıda aydın (Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Taner Kışlalı, Bedrettin Cömert, Abdi İpekçi, Bedri Karafakioğlu, Cavit Orhan Tütengil, Kemal Türkler, Çetin Emeç) ve onlarcası teker teker öldürüldüler. Zamanın en yetkili ve gözde yöneticisi, bunları öldürenleri araştırma yerine, sadece: Bana “Sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” diyerek sorumluluktan kaçtı.
Öldürülen bu aydınların ne o gün ne da bugün başka bir ülke ile ya da ülke dışındaki bir akım ile organik bağı olduğu tespit edilemedi. Ortak tarafları emperyalist ülkelerin oyununu önceden görmeleriydi ve tepki göstermeleriydi. Hiç biri Amerika başkanının oval ofisinde ya da başka bir ülkenin lideriyle içeriği halkımıza açıklanmayan baş başa görüşme yapmadı. Ayaklarına kırmızı halılar serilmedi. Hiç biri gücünü Türkiye’deki yıkıcılığın her zaman hamisi olan ülkeler tarafından özenle korunan cemaatlere, derneklere ya da vakıflara dayandırmadı. Her toplantıda bölücülüğü ısıtıp ısıtıp önümüze koyan ülkelerin liderleriyle kol kola olmadı; onlardan talimat almadı; tüm dertleri ayaklarının üstünde duran bir Türkiye özlemiydi. Hepsi gerçek Türk Milliyetçisiydiler.
Çok kötü günler yaşadık. Türkiye birçok aydınlık yüzünü teröre kurban verdi. Ancak bir tanesine-eğer yanılmıyorsam- tanık olduğumu söyleyebilirim. Türkiye’nin efendiliği, tarafsızlığa ve bilgisi ile temayüz etmiş gazetecisi Abdi İpekçi 1 Şubat 1979’da Mehmet Ali Ağca tarafından öldürüldü. Mehmet Ali Ağca yakalanıp askeri bir hapishaneye tıkıldı. Ancak kısa bir süre sonra son derece iyi korunan bu hapishaneden Ağca kaçtı ve izine kimse rastlamadı. İşte bu kaçışın ertesi gün gece Ankara/Bahçelievler semtinde oturmakta olan amcamın oğlu Hami Demirsoy’u eşim ve kundaktaki bebeğimizle ziyareti gitmiştim. Gece saat bir civarlarında eşimle birlikte arabaya binip farları yakınca her ikimiz birden gayri ihtiyari “Ağca” diye bağırdık. Karşımızda 19. sokak olmalı, MİSK denen bir sendika vardı ve saçı tıraş edilmiş koyu renk giymiş, muhtemelen balıkçı kazağı giymiş Ağca, kendisi gibi görünen 2 ya da 3 kişiyle birlikte beyaz renkli, kuyruklu bir Plymouth (o arabanın kime ait olduğunu öğrenme ilginç olacaktır) arabaya bir şeyler, paketler yüklüyorlardı. Doğrusu ikimiz de korkmuştuk; çükü günde en az 20 kişi öldürülüyordu. Evimizin yanında da Milliyetçi Hareket Partisi’nin genel merkezi vardı. Geceleri dışarı çıkamıyorduk. Sonuçta bir gün sonra durumu o gün Yargıtay’da başsavcı yardımcısı olan Zeki Karacagil’e ilettim. Anında müdahale edilseydi ve durumu ciddi olarak izleyecek birini bulabilseydin önemli şeyler çıkardı. Şu anda böyle bir girişim yapman senin için tehlikeli olabilir dedi.
Daha sonra Ağaca Papayı vurdu, hapse tıkıldı; cezasının bir kısmını Türkiye’de çekti ve hapishaneden çıkarken tekbir getiren ve malum el işaretleri ile çok büyük bir grup karşıladı.
1967 yılında Amerika 6. Filosunun Türkiye’yi ziyareti, birçok genç tarafından 1969’yılına kadar, Türkiye’nin emperyalist güçlerin etkinliği altına gireceği öngörüsüyle şiddetle protesto edildi; bu protestoyu yapan gençler o günkü işbirlikçiler ve daha sonra Türk güvenlik güçlerince kıstırılarak öldürüldü ve daha sonra bağımsız Türkiye diye bağıran gençler ya asıldı ya da işkence gördü. O gün Türk polis teşkilatının içerisinde solcu kesimi de barındırmasıyla birlikte, teşkilata egemen olan kesimin milliyetçi-mukaddesatçı görüşte olduğu ve daha çok o günkü partinin militanlarından oluştuğu çok yazıldı ve söylendi (daha sonra bu örgütlenmenin yüzyılın sonuna doğru nasıl F tipi teşkilata dönüştüğü, bizzat olaylara tanık olan emniyet müdürleri tarafından kitap haline getirilmiş bulunmaktadır). Ne yazık ki tam bağımsız Türkiye diye bağıranların bu malum çevre tarafından solcu ya da komünist ilan edilmesi Türkiye’nin talihsizliği olmuştur. Kimlerin yaptıklarını ya da bu tuzakları kimlerin nasıl hazırladığını araştırırsanız (araştırmaya gerek yok biliniyor) laik Türkiye Cumhuriyetine hazırlanan aşağılık tuzağı öğrenmiş olursunuz. Kim bilir o tuzağı hazırlayanları bugün yönetimin en kritik noktalarında bulabilirsiniz… Altıncı filo bundan böyle bizim Kâbe’mizdir diyerek Dolmabahçe önünde 6. Filoya dönerek namaz kılanlar; topladığı güruhla 6. Filoya tepki gösteren bu milliyetçi gençlere saldırıp öldürenler acaba bu gün hangi makamlardadır dersiniz? Merak insan olmanın en önemli niteliğidir. Araştırın derim.
Hâlbuki ki bu ülkenin ayakta kalabilmesi için sanayisini geliştirmesi gerekiyordu. Kâbe olarak ilan ettikleri Amerika, kültürel devrim oluşturacak Köy Enstitülerini ve dünyanın en güçlü uçak fabrikalarını bu ülkede kapattırmış; sanayinin vazgeçilmez taşıma aracı olan demiryollarını komünist sistem ulaşım aracı olarak empoze ederek sanayinin ülke içinde ve doğusunda gelişmesini önlemiş; danışmanları aracılığıyla sadece tarım ülkesi olmamızı önermiş bir ülkeydi. Buna karşılık geleneksel tarım üretimimiz olan patates, narenciye, soğan karşılığı ülkemizde demir çelik fabrikalarını, alüminyum fabrikasını, petrokimya sanayini ve daha birçok fabrikanın kuruluşunu bizzat üstlenmiş ya da yapımı için kredi sağlamış Sovyetler Birliğiyle iyi geçinmeyi öneren herkesi solcu, gominist gomunist diye aşağılayıp, dövmüşlerdi.
Devreye Atatürkçü görünen, gerici 1980 darbecileri sokuldu ve yaklaşık 10-12 yıl boyunca Türkiye tarihine damgasını vurmuş belirli bir cemaate üye olan yetkili bir kişi, darbeyi izleyen birkaç gün içinde Amerika Elçisi’nin talimatı ile egemen kılınarak kökten dincilerin yeşermesine zemin hazırlandı. Kürtçülük, özerk bölgeler, merkezi idareye son, federasyon, başkanlık, özelleştirme gibi alışık olmadığımız sözleri bu yetkiliden duymaya başladık. Yadırgayanlara da: “Alışırlar alışırlar” diyerek gelecekte olacakları üstü kapalı anlatmaya başlamıştı. Böyle bir yapılanmanın ümmetçi bir parti içinde yürütülmesi hala tehlikeli olabilirdi. Çünkü ümmetçiliği savunan parti (ya da partiler) hala tehdit altındaydı; çünkü Atatürkçü güçler etkinliğini sürdürüyordu. En iyisi gelecekte ümmetçiliği savunan yeni bir partinin içindeki kadroları bu liberal görünümlü partinin içinde yetiştirmekti. Öyle de oldu. Yeni harekete destek sağlayacak yazarçizer, güya aydın olarak tanımlanan kesim de 1960’ların ortasından bu yana sinsi sinsi hazırlanıyordu. Kemikleşmiş dinci, tutucu yazarçizer kadro bir taraftan işlevlerine devam ederken; zamanı geldiğinde etkinlikle kullanılabilmek için sol (hatta komünist) görünüşlü başka bir kadro aynı amaçla hazırlanıyordu. Hatta babadan oğullara geçecek bir miras ile… Bu dönek kesimin gerçek yüzünü gösterebilmesi ve –genel kanaat, okyanus ötesinde hazırlanan- planın yürürlüğe konabilmesi için bunların etkinlikle boy göstereceği uygun yayın organlarının hazırlanması gerekecekti. Bunun için devlet desteği ile ya da çeşitli baskı, şantaj ve bildiğimiz ya da bilmediğimiz birçok yollarla Türkiye basını ele geçirilerek bu kişilerin ayaklarının altına serildi. Sıra zehrin akıtılmasına gelmişti…
Türkiye’nin elinin kolunun, Türk hukukunun üstündeki bir organ tarafından bağlanması gerekirdi. Bunun adı da ne zaman gireceğimiz (bana göre hiçbir zaman) Avrupa Birliği oldu ve ticari işlevlerimiz de -daha sonra kabul edilse de- tahkim mahkemelerince bizim dışımızdaki organlara devredildi. Büyük damarları kesme zamanı gelmişti. DSP, ANAP ve MHP koalisyonunda, bugünkü siyasi ve ekonomik gelişmelere temel oluşturacak önemli yasalar çıkarıldığında karşılaşılacak ilk aşamadaki zorluklar atlatıldıktan sonra (bankalar yasası gibi), yani Türkiye’nin yolu tam inişe düştüğü bir anda, koalisyon ortağı MHP, durup dururken Bursa’da erken seçim istedi. Hâlbuki MHP’nin o günkü (keza büyük ölçüde bu günkü) başkanlık sistemi, bu partinin tarihinde ilk defa içinde barındırdığı dincilerin bu ülkeye ve partisine yarardan çok zarar getirdiğinin farkına varmış ve belirli ölçüde o gün dincilere tavrını koymuş bir yönetimdi. Çoğumuz Bahçeli’nin ve yanındakilerin pusuya düşürüldüğünü düşündü…
Aslında MHP başta olmak üzere hükümette ortak olan partiler Türk demokrasisine ve Cumhuriyete çok büyük bir iyilik yapmışlardı. Türkiye’de koalisyon hükümetlerinin çatışmasız, uyum içinde, üstelik sağlık durumu kısıtlanmış bir başbakan çevresinde çok başarılı bir şekilde yürütülebileceğinin örneklerini vermişti. Türk demokrasisinin diğer demokrat ülkeler gibi uygarca yaşayabileceğini ve başarılı olabileceğini tüm dünyaya ve insanımıza göstermişti. Ne yazık ki bugün bile kimsenin tam olarak açıklayamayacağı bir nedenle Devlet Bahçeli beklenmeyen bir açıklama ile bu düzenin köküne kibrit suyu döktü. Daha kötüsünü daha sonra Başkanlık sistemini gündeme sokma ile de yapacaktı…
Zaman ve gelişmeler, gerçek kimliğini saklayan zihniyet için çok uygun seyrediyordu. Çünkü Cumhuriyetin partisi olarak kurulmuş ve kendini Cumhuriyetin bekçisi gibi gören parti, elini kolunu sallamadan Atatürk’ün mirasını kolay yoldan yemeye alışmıştı; kemikleşmiş oyunu almayla yetiniyordu. Aydınlanma için, Atatürk İlkelerini yerleştirme için hiçbir organizasyona girişmemiş, kısa vadeli çıkarlarının peşinde yuvarlanarak zor şer bu günlere gelmişti. Yapabildikleri tek şey, -kendileri için- zor günlerde Türk Bayrağı ve Atatürk Posterleri alarak Anıtkabirde yürüyüşler yapmak oluyordu. Bu parti laik Türkiye Cumhuriyetinin tehdit olarak gördüğü kadroların yetişmesine önayak da olmuştu. 1970 yıllarında Bülent Ecevit başbakan iken imam hatip okulları yasada okul olarak geçiyordu; yani sadece bir mesleğe uzman adam yetiştirme okulları olarak… Bülent Ecevit’in önüne bu okullar lise olmalıdır diye – daha sonra planın bir parçası olacaklar tarafından- bir evrak konuyor. Ecevit çevresine ve bir bilene sormadan danışmadan, tutucu kesime hoş görünsün diye İmam Hatip Okullarını İmam Hatip Liseleri olarak değiştiriyor. Böylece İmam Hatiplilerin üniversiteye başvuru hakkı doğmuş oldu. FETO rüyasında göremeyeceği bir olanağa kavuşmuştu. Daha sonra amaca uygun kullanılacak savcı, yargıç, kaymakam, vali ve bürokratlar bu yolla yetiştirildi. Bülent Ecevit bununla da yetinmiyor, çok sayıda imam hatip lisesini açıyor, açtırıyor; olanların kapasitesini de genişletiyordu. Bunun sonucu olarak malum zihniyetin kadro yetiştirme planının da yolu böylece açılmış oldu…
Laik Cumhuriyeti içine bir türlü içine sindiremeyen kesim, büyük bir olasılıkla dış destekli yönlendirmeler ile çok planlı, akıllıca girişimlerle kadrolarını yetiştiriyor ve önemli yerlere gelmesi için her türlü yolu deniyor; yerine göre büyük özverilerde bulunuyorlardı. Atatürkçülerin bitaraf edilmesi ve amaca giden yolun temizlenmesi için yasal suç oluşturacak sert girişimlerde bulunmalarına da gerek görmemişlerdi. Bu nedenle yakın zamana kadar gerici-dinci kesimin suç oluşturacak darbeli, vurdulu, kırdılı, öldürmeli şaibeli işlere bulaşmadığı görülür. Çünkü o iş –birileri tarafından- MHP’nin sertlik yanlısı kesimine zaten ihale edilmişti. 1966-2002 yıllara arasındaki faili meçhul, demokrat, sol ya da komünist eğilimli kişilerin öldürülmesi böylece MHP’nin belirli bir kesimine fatura edilmiştir.
Türbanı simge yaparak tartışmayı başlatan kesim, özünde Doğru Yol Partisini de, Anavatan Partisini de, Milliyetçi Hareket Partisini de ve hatta Cumhuriyet Halk Partisini de tuzağa düşürdü. Bu partiler başlangıçta tepki gösterseler de, sonunda Atatürk İlkeleri olarak bilinen cumhuriyetin ilkelerini bırakıp, -kısa vadeli çıkarları için- türban bir haktır, bu öğrenciler üniversiteye girebilirler, kamusal alanda dolaşabilirler ve buna benzer malum sloganlara sahip çıkmaya başladılar. Halk, amiyane bir tabirle bu takiyeyi yemedi. DYP, ANAP ve şimdi de MHP’nin geleneksel tutucu-dinci tabanı sahtesini bırakarak aslını tercih etmeye başladı; bu nedenle ilk iki parti koalisyonun bozulmasından sonra yapılan ilk seçimde MHP barajı bile geçemedi. MHP, gerek 1970’li yıllarda Milliyetçi Cephe olarak bilinen iktidarlar döneminde, gerekse DSP-ANAP-MHP koalisyonu döneminde yandaşlarına önemli olanaklar sağladığı (devlet içinde kadrolaştığı) için belirli bir kesimi yanında tutmuştu. Ancak emanetçi olarak tuttuğu bu kesime artık devlet olanakları ile verebileceği bir şey kalmadığı için asıl sahiplerine dönmelerini engelleyemedi. Böylece anayasa değişikliği oylamasında dramatik bir şekilde oyları düştü. Seçim barajını geçip geçemeyeceği bile tartışmaları başladı… 2017 Anayasa Referandumundan sonra MHP’nin kaderini birlikte göreceğiz…
Çarşaflılara rozet takmayla laçkalığını belgeleyen CHP, türban sorununu ben çözerim, türbanlı öğrencilerin üniversitede serbestçe okumasını ben sağlarım demeye başladı… AKP partisinin dışındaki partiler, eşlerinin başına türban takmadan halkın önüne çıkarmayan, onları uluslararası toplantılara bile yanlarında bu örtünme biçimiyle çıkaran kesimin,yani ANAP ve benzerlerinin bu sorunu –kendi açılarından- çoktan çözmüş olduğunu görmemekte ısrar ettiler. Atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Geçmişin partileri Anayasanın değişmez 3-4 maddesinin koro ve nakarat halinde söylemeyle cumhuriyeti kurtardıklarını düşünüyorlardı. CHP yöneticileri CHP’ye AKP ile aynı ya da benzer görünümü vermeye kalkışırlarsa, aynı ilkeleri savunduklarını söylerlerse, AKP’nin sorun olarak gördüğü bazı dayatmalarının Laik Türkiye Cumhuriyetinin olmaz ise olmaz ilkeleri ile çeliştiğini göz ardı etmeye devam ederlerse, onlara zaman içinde ancak nal toplamak düşecekti… Öyle de oldu.
Hiç kimse kalkıp da üniversitelere dini simge giyeceklerle girilemeyeceğini bilimsel bir dille açıklayamadı; açıklamadı. Üniversiteler bir insanın bilgisinin, dünya görüşünün şekillendirildiği yerler olarak bilinir. Bir insan bir şey öğrenmek ve değişmek için üniversiteye girer. Dini simgeyi bayrak yapmış biri, kutsal kitabında, 40 miskal kazanırsan bir miskal zekât verirsen emrine inanmış ise bu kişiye KDV’yi, kadının tanıklık hakları kısıtlı ise medeni yasayı; gayrimenkulden pay alamaz emrine inanmış ise veraset yasasını, Âdem ve Hava’ya inanmış ise Evrim Kuramını ve Antropoloji bilimini (ve daha onlarcasını) anlatamazsın. O zaman bu kişi bu kurumlara öğrenmek için değil diplomanın haklarından yararlanmak için geliyor diyemediler. Önlerindeki 57 ülkenin bu açıdan perişan durumunu bu halka nedeni ile anlatamadılar. Halkı aydınlatma ile yükümlü öğretim elamanlarının tarihsel suskunluk ve rezilliği ise YÖK yasası ile kafese sokulmuştu.

Ayağa kalkma zamanı gelmişti
O güne kadar birçok badire atlatmış gerçek müminlerin partisinin kendini gösterme zamanı gelmişti. Öyle de oldu. Beklenilmeyen, bana göre ilk defa seçime giren bir parti için ezici bir çoğunlukla, AKP, oyların önce yüzde otuz küsurunu daha sonra %48’ini alarak mecliste çoğunluğu ele geçirdi. Ancak büyük yetkilerle donatılmış eski yönetimden kalma o günün cumhuriyetçi ve Atatürkçü Cumhurbaşkanı, hala eski berbere tıraş oluyordu; yani Atatürk ilkelerini ödünsüz ve cesaretle sürdürme eğilimindeydi. Bu, öngörülen planları altüst ediyordu. Cumhurbaşkanının görev süresi bitti; yeni bir cumhurbaşkanının seçilmesi gerekiyordu. Halkın her kesiminin benimseyeceği bir cumhurbaşkanı birçok bakımdan yararlı olacaktı. Ancak eski partisindeki yolsuzluklardan dolayı (bu partinin başkanının yolsuzluk nedeniyle yediği hapis ve para cezası ile işlenen suçun sabit olmasına karşın) aynı partide ikinci yetkili olarak çalışmış ve bu nedenle yargı önünde ağır suçlama dosyası bulunan bir kişi, üstünlüğü eli geçirmiş bu parti tarafından cumhurbaşkanlığına aday gösterilmişti. Üstünlüğü elde tutan partinin sayısal gücü cumhurbaşkanını tek başına seçmeye (daha doğrusu meclisi toplamaya) yeterli değildi. 1946 yılından bu yana görevini şu ya da bu şekilde aksatmadan yerine getiren zihniyet, yine görevini de yapmalıydı. Beklenilen desteği verdi. MHP’nin desteği ile cumhurbaşkanı seçildi. Böylece yıllardır planlanan ideal kadro kuruldu.
İstenilene kavuşulmuştur. Böyle bir tabloda geçmişteki eylemlerine devam edecek tutucu-ülkücü-milliyetçi- MHP’ye yer kalmamış gibi gözükmektedir. Çünkü en etkili güç olan tutuculuğun gerçek sahibi belli olmuştur; hem de çok daha organize ve güçlü –dış- ilişkilere sahip olarak. Polis teşkilatında da emanetçilerin yerini asıllarının alma zamanı geldi; F tipinin bu teşkilata nasıl egemen olduğu bizzat bir emniyet müdürü tarafından kitap haline getirilmiştir. Artık emanetçinin sonu gelmiştir. Epeyi bir zamandan beri sinsi sinsi yoluna devam eden ve din sloganı ile yoluna devam eden partinin büyük desteğini gören FETÖ örgütü, emniyette, yani polis teşkilatında F tipi örgütten görevi devraldı. Referandum sonuçları bunu açık açık göstermiştir. Ancak sis aralandığında MHP’nin akıllı kadrosu gerçeği görmeye başladı. Bugüne kadar bilerek ya da bilmeyerek bu ülkenin aydınlarının, gerçek Atatürkçülerin, laik Türkiye’nin yoluna tıkamada araç olarak kullanılan MHP, ilk defa bir önceki referandum ile yıllarca sinsi sinsi taşımış olduğu safradan kurtulma çabalarının geliştiğine tanık olduk ve ülkemiz açısından sevindik. Gelişen olaylara bakıldığında, Türkiye’nin bugüne kadar olmadığı kadar, Atatürk ilkelerini benimsemiş, laik cumhuriyete sahip çıkan bir MHP’ye gereksinmesi doğmuştu. Esasında MHP teşkilatında Atatürk ilkelerini benimsemiş kesim bunun epeyi bir zamandır farkına varmıştı. Ülkücülerin bu kesimi, bir zamanlar kanlı bıçaklı olduğu ulusalcılarla, bu cümleden bir zamanlar düşman ilan ettiği Türkiye İşçi Partisi yöneticileri ile kol kola gezmeye başladı. Ama gerçeği ve emperyalistlerce düşürüldükleri tuzağı anlamakta çok geç kaldılar; yine de zararın neresinden dönülürse fayda faydadırı anladılar. Bu nedenle parti içinde bazı bölünmeler ve çatışmalar ortaya çıktı. Bir kısmı elendi. Ancak huylu huyunu terk edememişti. Yüklendikleri misyonu yürütmeye kararlıydılar.
Eğitimin yeniden düzenlenmesi gündeme gelince ilkokulda çocuklarımıza peygamberin hayatı ve din dersinin anlatılmasını zorunlu-seçmeli ders konması için önerge verdiler ve yönetici partinin de canına minnetti böyle bir teklif. Eloğlu çocuklarına fen okuturken, biz din ağırlıklı müfredatın ilk adımlarını bu parti aracılığıyla atmış olduk.
Haziran genel seçimlerinde bir koalisyon şansı doğmuştu. Böylece kürsülerde en ağır biçimde dile getirdikleri yolsuzluk, hırsızlık ve bölücülük suçlarını soruşturma için bir fırsat çıkmıştı. Kısa süreliğine de olsa kurulacak bir temiz eller hükümeti Türkiye’yi haklı ya da haksız yapılmış ihanet, yolsuzluk, hırsızlık ve benzer suçlamalardan temizleyecekti. Daha temiz bir yönetimin yolunu açacaktı. MHP’ye başbakanlık teklif edilmesine karşın, inatla ret etti ve düzenin devamını sinsi bir şekilde sağladı. Bir partinin başbakanlığı ele geçirmesinden başka ne hayali olabilir ki? Demek ki MHP’nin bu hedefinden öte çok daha başka planları olmalı. Yönetimdeki parti süreci çok akıllıca idare ederek yeniden çoğunluğu elde ederek tek başına hükümet oldu.
Tüm bunlar AKP’nin hedeflediği yere ulaşmasına yetmiyordu; hangi ad ile anılırsa anılsın başkanlık diye tek kişinin egemen olduğu bir yönetim biçimiyle ulaşabilirdi. Ancak gerek siyasi durum, gerek ekonomik durum böyle bir sivri idare şeklini gündeme getirmeye cesaret verecek durumda değildi. Zor günlerin partisi imdada yetişti: Durup dururken MHP lideri Bahçeli bir başkanlık girişimi olursa sonunu kadar destek verebileceklerini açıklayarak gündemi açtı. Hasta bir göz istemişti Allah verdi iki göz. Tek kişilik yetkiye dayalı bir Anayasa modeli bu malum partinin yırtınırcasına yaptığı çıkış, konuşma ve yardımlarla referanduma sunulmaya hazır hale getirildi. Hatta FETÖ ve PKK ile bir zamanlar kol kola gezenleri, onlara kol kanat gerenleri unutup, evet diyecekleri terör destekçileri, FETÖ yandaşlar, bölücüler olarak karalamaya kalkışmaları doğrusu bir partinin incelenmeye değer yol haritası olarak gündemimize girmiştir. Referandumdan sonra bu partinin ajandasında başka misyonluk (ya da stepne olma) var mı yok mu kimse bilemez. Ancak AKP’nin bundan böyle milliyetçi söylemleri olan böyle bir partiyi görmek istediğinden emin değiliz. MHP görünürde görevini başarıyla tamamlamıştır. Bu partinin lanetle mi yoksa minnetle mi anılacağını önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin yaşayacaklar belirleyecektir. Bunu şu anda anlama halk için zordur. Çünkü 15 Temmuz Darbesinden önce satılmış, ahlaksız birçok televizyon kuşu, hocaya methiyeler düzerken, darbeden sonra hepsi FETO düşmanı kesildi. Aslında Türkiye’de ahlaksız bir basın mensubu zümresi türedi. Emre göre ya da çıkara bağlı konuşan, ülkeye fikirsel olarak hiçbir katkıda bulunmayan, utanma duyusunu yitirmiş bir zümre bu ülkenin yol haritasını analiz edecek durumda değildir. Bugün FETO örgütüne ateş püsküren bu dönek takımı, inanın, eğer darbe başarıyla gerçekleşseydi, Fetullah Gülen’in kaftanının ucuna tutunmuş olarak tekbir getirerek meydan meydan dolaşacaklardı. FETO örgütünü suçlayan ve doğurabileceği tehlikelere dikkat çeken aydınlar bir zamanlar bu dönek kesim tarafından halk ve din düşmanı olarak gösterilirken; darbeden sonra bu aydınlar FETO sempatizanları olarak suçlanmaya başlandı. Bilinçli olarak olayları izleyebildiğim yarım yüzyıl içinde siyasetin bu kadar bayağılaştığını görmedim. MHP liderinin bir yıl önce söyledikleri ile bir yıl sonra söylediklerini yan yana koyarak veren internet sitelerindeki konuşmalara, hakaretlere, suçlamalara bakıldığında, insan düşünmeden edemiyor; muhakkak yıldırım çarpmış olmalı.
Bütün bunları yazdıktan sonra gelecek için bir tahminde de bulunma kaçınılmaz oluyor. Eğer bugüne kadar yapılanlardan ders alınmamış olursa, önümüzdeki yıllarda olacaklar için bir tahmin yapılabilir. AKP projesinden vaz geçecek gibi gözükmüyor; tek kişilik liderliğe kendini kilitlemiş durumda. Eğer 2017.04.16 referandumundan evet çıkarsa dünyada ve Türkiye’de bayram edecek bir kesim olacak. Eğer hayır çıkarsa AKP’nin bununla yetineceğini düşünemiyorum. İlk seçimde MHP’nin oylarını yanına alarak tek başına yeni anayasa çıkaracak milletvekili sayısını bulmaya çalışacaktır. Bugüne kadar olduğu gibi bundan böyle MHP’nin malum kesiminin bu yardımı esirgemeyeceğini düşünüyorum.
Aslında ümmetçiliği milliyetçiliğin önünde tutan bir görüş ile ırka dayalı bir milliyetçiliği önde tutan iki görüşün taban tabana zıt olması beklenir. Dünyada en zor Müslüman olan milletin Türkler olduğunu biliyoruz; tam 100 yıl boyunca kılıçtan geçirilerek Müslüman olduk. Emevilerin Horasan Valisi ve generali Kuteybe bin Müslim Maveraünnehir’de on binlerce Türk gencini kılıçtan geçirdi, boğdurdu, çınar ağaçlarına astı, kanlarını akıttığı deredeki değirmende öğütülmüş ekmekleri yedi; Türk hükümdarı Nizek Tarha’nın başını keserek Haccac’a gönderdi; 80 kadar Türk Beyini ayağına pranga vurarak Haccac’a gönderip orada boğdurulmalarını sağladı. Diğer dinlere ait tapınakların hepsini yıktırdı; şehirlerde değerli ne varsa yağma etti; Türk çocuklarını ve kadınları esir olarak sattı. Altay türküleri söyleyen, kımız içen, Turan rüyaları gören, ırkımıza söz söyletmeyen bir partinin, milliyetçiliği ayaklarımızın altına alacağız, kindar ve dindar bir nesil yetiştireceğiz diyen bir siyaset ile kol kola gezmesini ve tarih bilincini anlamak zor; bu nedenle birilerini yıldırım çarpmış olmalı diyoruz.
Hâlbuki Türkiye’nin yaşayacaklarımızı da göz önüne alırsak laik, çağdaş, gerçek milliyetçi, devletçi bir partiye o kadar gereksinmesi var ki. Bilmiyorum bir mucize gerçekleşebilir mi? Bundan böyle umudumuz, bu partinin milliyetçiliğe, yani Atatürk milliyetçiliğine, laik cumhuriyete, devletçiliğe dört elle sarılmasıdır; eğer partide geriye böyle bir kitle kalmış ise…

Değerli Kardeşim
Önemli günler yaşadık, çok daha önemlilerini yaşayacağa benziyoruz. Ancak geçmişi doğru yorumlayamazsak gelecek için de doğru tanıyı koyamayız. Önümüzdeki günlerde yaşayacağımız ilginç gelişmelerin kökünün 10 Kasım 1938’de çimlenmeye bırakılan ve benim de mensup olduğum kuşağın çıkarcı, vurdumduymaz, gününü gün etmeye alışmış, ilgisiz, bilgisiz, aymaz yapısından yararlanarak nasıl serpildiğinin öyküsünü ve bu olumsuz gelişmelerde rol alan baş aktörleri, orta yaşlı iseniz hatırlamak, genç iseniz öğrenmek için okuyunuz derim…
Ek bilgilerle gönderilen ikinci sunumdur.
Saygılarımla

YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.