Son güncellenme :19.01.2018 11:29

Anasayfa > Yazarlar > HUZURUN ÖLÇÜLERİ

19.01.2018 Cum, 11:29

HUZURUN ÖLÇÜLERİ - Nuri Durusoy

HUZURUN ÖLÇÜLERİ

Ölçü, bir şeyin nitelik ya da niceliğini anlayıp kavramamıza yarayan ve gündelik hayatımızı tanzimde bize yardımcı olan önemli unsurlardan biridir. Sıcaklığı, mesafeyi, ağırlığı, derinlik ve yüksekliği ancak ölçerek anlayabiliriz değil mi? Peki huzurun bir ölçüsü var mıdır?
Bu yazımda huzurun da bir ölçüsünün bulunduğu hususundaki bir kısım düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim. Yıllar öncesi ailece çıktığımız bir Anadolu gezisinden dönüyorduk. Aynı gün İzmir’deki bir düğününe de davetli idim. Fakat baktım ki yetişmem mümkün değil. Sivrihisar kavşağına geldiğimizde çocuklara dedim ki siz biraz oyalanın. Ben Cuma namazımı kılayım daha sonra düğün için bir özür telgrafı çekip yola devam deriz dedim. Sivrihisar’da doksan dokuz direkli olduğu söylenilen – saymadım – oldukça etkileyici olan tarihî bir camide Cuma namazını kıldıktan sonra çocuklarla buluştuğumuzda nasıl vakit geçirdiklerini sordum. Küçük kızım dedi ki baba bu ne biçim bir şehir, sakız, bisküvi v.s. hiçbir şey alamadık. Neden diye sorduğumda baba dükkânlar açıktı fakat aldığımızın parasını verecek kimse yoktu dedi. Yani dükkân açık fakat kimse yoktu öyle mi?
Çocuklar Anadolu kültürünün bu paha biçilmez yansımasını pek bilemezler ancak benim yaşımdakiler çok iyi bilir. Bunun üzerine ben hemen ilçedeki avukat sayısını sordum. Çünkü huzurlu bir beldede, bir Alman köylüsüne “Ama Berlin’de yargıçlar var!” dedirten düzeyde bir adalet ortamı varsa şüphesiz ki bu huzur ve güven duygusu hukuka da yansır. Keza sağlıklı bir ortamda tedavi kurumlarının da yükü azalır.
Bir toplumda huzurun var olup olmadığını basit bir şekilde anlayabilmemiz için şu iki mekânı gözlem amacıyla incelemek gerekir. Bunlardan biri hastaneler, diğeri adliye koridorları. Bu iki mekân haddinden fazla iş yüküne muhatapsa düşünceme göre sorunlar o denli büyük ve de fazla demektir. Yakın çevremdeki insanlara bazen derim ki; işiniz düşmese bile gecenin bir yarısı polis ya da jandarma karakolunu bir kere ziyaret edin. Rica edip görevlilerin bir çayını kahvesini için ve gözlemleyin bakalım. Bizler uyurken yaşadığımız yerde farkında bile olmadığımız neler olup bittiğine bir bakın.
Aileyi ele aldığımızda, bilhassa akşam yemeklerinde hoş sohbetler ediliyor mu? Konuşulan konular konuşmaya değer konular mı? Herkes birbirinin düşüncesine saygılı mı? Düşündüklerini olduğu gibi ortaya koyabiliyorlar mı? Bilsin ya da bilmesin, anlasın ya da anlamasın büyüğün her dediği – asla tartışılamaz bir gerçekmiş gibi – doğrudur diye mi düşünülüyor yoksa bana göre öyle değil şeklinde bir kısım itirazlar oluyor mu? Ne bileyim, fıkralar anlatılıp espriler yapılıyor mu? Konuşulan konu ile ilgili hemen o anda kitaplıktan bir kitap getirilip kaynağına başvurulabiliyor mu? Ezberden şiirler okunabiliyor mu?
Cıvıl cıvıl bir yaz akşamı büromda otururken eşime dedim ki, Kıymet sen ana caddenin bu tarafından ben de öbür tarafından yürürken – kahkaha atmalarından vazgeçtik – hiç olmazsa gülümseyerek geçen insanları elimizdeki kağıda çizikler atarak sayalım. Bir saat süreyle yoldan geçenlere dikkatlice baktık. Sonuç ikimize de bir hayal kırıklığı yaşattı. Bendeki kâğıtta bir, eşimdeki kağıtta ise üç çizik vardı maalesef.
Bizler öğrencilik yıllarımızda anı defterlerine Rudyard Kipling’in “Eğer Öğüdü”nü, Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” nı Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuzbeş Yaş” şiirini yazar, Alexis Carrel’in “İnsan Bu Meçhul” ünü, Mesnevi’yi, “Peygamberimizin Hayatı” nı, “Kur-an’ı Kerim’in Türkçe Mealleri”ni, Dale Carnegie’nin “Dost Kazanma Sanatı” nı v.s. ve özellikle Atatürk’ün “Nutuk” unu mutlaka okurduk. Birbirimize yerli ve dünya klasiklerinden seçme kitaplar hediye ederdik. İlgi duyup severek okuduğumuz bir kitabı okumaları için arkadaşlarımıza ödünç verirdik. Dünya çapında karikatüristlerimiz ve kaliteli mizah dergilerimiz, ruhumuzu okşayan, yüreklerimizi hoplatan, kişiliğimizi oluşturan şairlerimiz, yazarlarımız, düşünen, düşündüğünü toplumla paylaşan, yol gösteren şimdilerde hayal bile edemediğim değerli insanlarımız vardı. Büyüklerimize ve özellikle devlet büyüklerimize karşı son derece saygılı idik ki bu yaşa gelmiş olmama rağmen halen de öyleyim. Henüz öğretmen okulunda öğrenci iken bir keresinde Cumhurbaşkanı’nı makam otosundayken olsa da görebilmek için Ankara Kızılay Genel Merkez binası önünde saatlerce ayakta dikeldiğimi hiç unutamıyorum. Önemli konularda yaptıkları açıklamaları dikkatle dinler, kendi çapımızda değerlendirirdik. Öyle olmakla birlikte çok az geyik muhabbeti yapar, çoğunlukla güncel konularda birbirimizi kırıp dökmeden fikir tartışmaları yapardık ve bu suretle bilmediğimiz birçok şeyi de öğrenmiş olurduk. Lise düzeyindeki okullarımızda değişik konularda münazaralar yapılırdı. Bir konuda bilgisi olanları ve büyüklerimizi dikkatle dinlerdik. Sevgimizi ve öfkemizi, içimizdekileri satır satır mektuplara, anı defterlerimize dökerdik. Bu aynı zamanda bizler için adeta psikoterapi seansları gibi üzüntüleri paylaşmanın rahatlığını hissettirirdi. Demem o ki, huzurun ölçüsü var mıdır? Evet var fakat moralinizi bozmak istemem ana artık bulabilirsek!

YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.