Son güncellenme :25.07.2014 10:14

Anasayfa > Yazarlar > Ekmeleddin İhsanoğlu, Orta Çağ ve Türkiye Üzerine (I)

25.07.2014 Cum, 10:14

Ekmeleddin İhsanoğlu, Orta Çağ ve Türkiye Üzerine (I)

Türkiye nereye gidiyor? Bu sorunun yanıtını verebilmek için Türkiye’nin nerede olduğunu bilmek gerekir. Türkiye’nin nerede olduğunu bilmek için de insanın tarihine bakmak gerekir.

Avrupa uzun bir Orta Çağ dönemi yaşadı. Hıristiyanlık kendi kuruluşunu izleyen tarihsel süreçte felsefe/akıl ile karşı karşıya geldi ve M.S.529 yılında tüm felsefe okulları Bizans İmparatoru Justinianus tarafından kapatıldı. Bilgelik Sevgisinin Öğrencileri, Filozoflar ; Hıristiyanların tehditlerinden ve baskılarından dolayı Doğu’ya ( örneğin Bağdat) kaçmışlardır. Felsefenin yasaklanmasında önce de I. (Büyük)Theodosius 391 tarihinde Hıristiyanlığı devletin resmi dini olarak ilan etmişti. Böylelikle; din ve devlet bir araya gelmişti… Ve kölelere, ezilenlere, kadınlara umut olarak ortaya çıkan Hıristiyanlık İskenderiyeli filozof, kadın filozof Hypatia’yı derisini çanak-çömlek parçalarıyla yüzerek, vücudunu parçalayarak katletmişti. İskenderiye’ye gelen rahip Cyrill felsefeye/düşünmeye ve düşünen bir kadına tahammülsüzlüğünü en aşağılık bir biçimde Hypatia üzerinden göstermişti. Hıristiyanlık bu kara lekeden bugün dahi arınabilmiş değil. Yakın zamanlarda çekilen ve Hypatia’nın yaşamını, aklın akıl-dışı olanla mücadelesini anlatan Agora adlı filmde bunu açıkça görürüz.

Bu birkaç gerçek bile hem Avrupa tarihi bakımından ve hem de insanlık tarihi bakımından son derece öğreticidir. Avrupa bu dersi uzun ve zor zamanda öğrenmiştir ama öğrenmiştir. Öğrenilen nedir? Öğrenilen laikliktir. Diğer hiçbir şey laiklik kadar önemli değildir. Peki, laiklik nedir? Laiklik bilgi ve inanç arasında ayırım yapabilmektir. Bunu yapamadıktan sonra geri kalan hiçbir şeyin önemi yoktur. Zaman gazetesi yazarlarını okuduğumda üzülüyorum onlar adına. Hemen hepsi kendilerinin ne kadar haklı ve iyi olduklarını anlatıyorlar. Öyle olabilirler de ama öyle olduklarını eylemlerini temel alarak değil de inançlarını kriter alarak kanıtlamaya çalışıyorlar. Oysa Ockhamlı William’ı okusalardı bunu yapmazlardı!

Bu ayırımı esas olarak yapan, bana göre, Oxford Üniversitesinde okuyan ve orada çalışan Ockhamlı William’dır ( 1300-1349). Kendisi elbette Hıristiyandır; Fransisken tarikatına mensup bir Hıristiyan… Ama Hıristiyan (!) Kilise onun görüşlerinden hoşnut değildir ve 1328 yılında öğretisini sapkın bulup mahkûm eder. Ockhamlı William Münih’e kaçar, canını kurtarır ama orada da ölür.

Hıristiyan Hıristiyanı neden mahkûm eder? Hıristiyan Hıristiyanı neden öldürür? Belli anlamda Hıristiyan ile Müslümanın veya Yahudinin birbirleriyle savaşması anlaşılabilir ama Hıristiyanın Hıristiyan ile, Müslümanın Müslüman ile savaşması veya birbirlerini öldürmeleri anlaşılabilir mi? Yüzyıllardır süren Sünniler ve Şiiler arasındaki çatışma aynı Din’e, aynı Peygambere inanan insanlar arasında sürüp gitmektedir. Neden?  Niçin?

Ockhamlı William tam da bu ve benzeri sorulara kendi düşünce ve inanç dünyası içinden yanıt verir.  4.yüzyılda bile Hıristiyan dünya İsa’nın tanrılığı, Baba Tanrı ve Kutsal Ruh üzerine olan tartışmalarla çalkalanıyordu. 325’te I. Konstantin‘in topladığı Birinci İznik Konsili bu tartışmalara son vermek istedi. Oğul İsa’nın Baba’ya eşit, Baba’yla bir ve aynı özden olduğunu ilan etti (Grekçe; homoousios). İznik Konsil’i Hıristiyan teolog ve aynı zamanda Ariusçuluk tarikatının kurucusu olan Arius‘un tezlerini red etti. Çünkü Arius’a göre; Oğul, Baba Tanrı’dan aşağı bir varlık olarak yaratıldı ve Baba ve Oğul benzer (Yunanca homoiousios) ama aynı olmayan özdendir. Sonuçta; Konsil’in hükmüne rağmen benzer konulardaki tartışmalar devam etti. I. Theodosius başa geçtiğinde Hıristiyanlığı resmi din ilan etmesine rağmen hâlen başka Kristolojileri destekleyen muhtelif farklı anlayışlar vardı. Yıllarca Hıristiyanlar birbirlerini bu uğurda acımasızca yok etmeye devam etti. Özetle; ne İmparator ve ne de Kilise’nin otoritesi, baskısı ve korkusu Hıristiyanlıktaki tartışmaları bitirmeye yetmişti.

Ockhamlı William’ı unutmadım…Kilise tarafından sapkın sayılmasını da. Peki ne demişti William? Genel kavramlar yoktur. Asıl var olan bireysel varlıklardır. Bilgi ve inanç birbirinden ayrıdır. Bilginin temeli deneydir, gözlemdir. İddiaları doğası gereği deneysel olarak kanıtlanamayan inanç, bilgi olamaz. Yani, İNANÇ BİLGİ DEĞİLDİR. Tanrının birliği, sonsuzluğu, ruhun ölümsüzlüğü gibi konular kanıtlanamaz, gösterilemez. Çünkü onlar inancın konusudurlar. Onlar inanç önermeleridir. Onlara inanabiliriz ama onları bilgi olarak kabul edemeyiz; çünkü doğruluğunu ya da yanlışlığını gösteremeyiz.

William’a göre, ahlakın temelinde de özgürlük bulunur. Özgürlüğün olmadığı yerde ahlak da olmaz. O nedenle; Ockhamlı William inandığı tanrıyı da özgür bir varlık olarak düşünür. Tanrı eylemede, kuralları değiştirmede özgürdür. Özgür olmayan varlık Tanrı olamaz.

Özetle; Williams için; bilgi inançtan bağımsızdır. Bilim, akıl, felsefe teolojinin hizmetindeki hizmetçi kız kardeş değildir. Bilginin ve inancın alanları birbirinden ayrıdır. İbn Rüşd de aynı şeyleri söylemiştir, denilebilir. İbn Rüşd hakkında yapılan Kader adlı film eski ama önemlidir. Filmde Filozofun düşüncelerinden dolayı karşılaştığı sıkıntılar iç burkucu bir biçimde anlatılır. En acısı da İbn Rüşd’ün gözleri önünde kitaplarının yakılmasıdır.  Brabantlı Siger de aynı çizgiyi izlemiştir; ama kaderi hem William’dan ve hem de İbn Rüşd’den daha kötü olmuştur. Önce Paris Üniversitesi’nden atılmış ve daha sonra da Papalık makamı tarafından sorgulanmıştır.  Sonunda da kendi sekreteri tarafından bıçaklanarak öldürülmüştür.

Şimdi; Türkiye nerede ve nereye gidiyor sorularına yanıt verilebilir. Ancak bundan önce bir sorunun daha yanıtlanası gerekir. Türkiye düşünsel/akılsal  zamanda nerede?

Ockhamlı William’ın aklına sahip bir teologumuz var mı? Var ise 13.yüzyıldadır.Yoksa??? Ramazan teologlarına bakıldığında HİÇBİRYERDEYİZ. “ Allah için siyaset yapıyoruz.” sözlerinin sarf edilebildiği bir kültürde düşünsel olarak 13.yüzyılın gerisindeyiz. Ve biz basit olarak şu soruyu sormaktan aciziz: “ Allah için siyaset yapıldığı kanıtlanabilir mi?”

Neredeyse; tüm siyasal aktörlerin –soldan sağa- “ asıl müslüman biziz” diye nara attığı bir toplumda bireyler “ senin dinin sana, benim dinim bana” deyip asıl problemler üzerinde düşünemiyorsa, biz neredeyiz? Nereye gidebiliriz?

Türkiye’de hiç kimse laik değil…Ekmeleddin İhsanoğlu’nun anlaşılması da bu bakımdan zordur. İhsanoğlu, bilgi ve inanç arasında ayırım yapıyor. Bu, onu inançlarından koparmıyor ama söz konusu bu dünya ise, kadın-erkek eşitliği ise, insan hakları ise, inançlara saygı ise, bilim ise, inançları da onlar önünde engel olmuyor. Çünkü yaslandığı şu iki ilke: Vicdan Özgürlüğü ( dinsel özgürlük) ve Temel İnsan Hakları.

Ekmeleddin İhsanoğlu Ockhamlı William’ın Batı’yı getirdiği yere bizi götürür mü bilemem ama eğer bunu başaramazsak HİÇBİRYERDE olmaya devam ederiz; şimdi olduğu gibi. Yani “Allah için siyaset yapma” güçlü ama yıkıcı politik-etik retorik olarak varlığını sürdürmeye devam eder. Ve sonunda yıkıcı retorik insanı da yıkar, toplumu da yıkar. Bizi yıkar!

Aristoteles’in dediği gibi ancak  “özgür insan umut edebilir.” Umut edelim ki; güçlü ama yıkıcı politik retorik egemen olmaz.

YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.